Özlem Yüzak
Benden bir iki kuşak önce yetişmiş olanların ve Türkiye’nin yakın tarihini az buçuk takip edenlerin sıklıkla tekrarladıkları bir cümledir: Köy Enstitüleri kapanmamış olsaydı bugün ülke bu hale gelir miydi?

Gelmezdi. Gelemezdi. Çünkü aydınlanmanın ışığında yetişen nesil gericiliğe geçit vermezdi. Ancak sorulması ve üzerinde düşünülmesi gereken asıl soru şu olmalıydı: Köy Enstitülerinin kapatılması engellenebilir miydi?

2. Dünya Savaşı sıraları… Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in önderliğinde hayat bulan bu eğitim kurumları, köylerden gelen gençleri köy öğretmeni olarak yetiştiriyor, okuma yazma oranı diplerde gezinen Türkiye’yi aydınlatma işlevi üstleniyorlardı. Aynı zamanda eğitimle birlikte üretimi de destekleyen Köy Enstitüleri kısa sürede gerici zihniyetin korkusu haline gelmişti. Sonunda “komünistler yetiştiriyorlar” söylemini yayarak ve baskıyla kapatıldılar. Faaliyet gösterdikleri 14 yıl zarfında ise binlerce köy öğretmeni yetiştirip Türkiye’nin medeniyete açılan penceresi oldular.

Şimdi “Aman atı alan Üsküdar’ı geçmiş; Atatürk Türkiyesi’nin esamisi bile ortada kalmayacak neredeyse” dediğinizi duyar gibiyim. Demeyin ve lütfen 3 gün önce vizyona giren “Toprağın Çocukları” filmini izleyin. Sinemaya gidin, bilet alın, koltuğa oturun ve izleyin. Yetinmeyin, çocuklarınıza, çocuklarınızın arkadaşlarına da izlettirin. Yetinmeyin, etrafınızdaki öğretmenlere tavsiye edin. Neden mi?

Çünkü bir avuç cesur yüreğin, tamamen gönüllü, özveriyle hatta imece usulü ile çektikleri bu film tam da 17 milyon çocuğun yeni öğretim yılına başladığı 4+4+4 sistemiyle AKP’nin Türkiye’yi dönüştürme hayallerinin gerçekleşme hamlesine geçildiği döneme rastlıyor. Ve Köy Enstitülerini yeniden gündeme getiriyor. Genç yönetmen Ali Adnan Özgür’ün ilk filmi Toprağın Çocukları. Yarı belgesel niteliği de taşıyor. Mahallenin Muhtarları’nın sempatik Temel’i Erkan Can’ın ilk kez yapımcılığa soyunduğu, aynı zamanda Köy Enstitüsü Müdürü Kemal’i oynadığı film Ankara’nın Elmadağ ilçesinde o ünlü Hasanoğlan Köy Enstitüsü yerleşkesinde çekilmiş. İkiliyi buluşturansa Özgür’ün dedesinin, Can’ın ise babasının Köy Enstitüsü mezunu olmaları. Güzel bir aşk öyküsü ile bezenmiş, ırkçılık, azınlık düşmanlığı konularını da işleyen hoş bir öykü. Tabii Adnan Özgür’ün ilk filmi olması ve maddi sıkıntılar yüzünden ufak tefek aksaklıklar var. Bunu Erkan Can “Filmi eleştirenler tabii ki olacaktır. Eksiklerimiz olabilir. Normaldir. Çünkü filmi gerçekten çok az parayla çektik. Daha çok imkânımız olsaydı farklı olurdu. Ama aynı etkiyi yaratır mıydı onu bilemeyiz. Bizim gönlümüz rahat. Vefa borcumuzu ödedik…” diye açıklıyor.

Türkiye’de aydınlanma hayalinin ilk ve tek hayat bulmuş örneği idi Köy Enstitüleri. Kurulduğu ilk 6 yılda bile 21 Köy Enstitüsünde 8 bin 675 eğitmen, 1599 sağlık elemanı, 1398 kadın öğretmen, 15 bin 943 erkek öğretmen yetişti; 600 modern yapı ve 7 bin köy okulu inşa edilmişti. UNESCO’nun örnek eğitim modeli olarak dünyaya tanıttığı bu model ne yazık ki okul kitaplarında bile yer almıyor. Ve haliyle genç kuşak enstitüleri bilmiyor. Adnan Özgür “Hafızalarımız öyle bir silindi ki, yakın tarihimizi anımsamıyoruz bile. İşte o hafızayı tekrar oluşturmak adına böyle bir iş yaptık” diyor.

Peki ne olacak? Bir yanda sürekli olarak değişen eğitim ve sınav sistemleri, sınavlarda kopya yolsuzlukları, bir türlü atanamayan öğretmenler, meslek kazandırmayan üniversite bölümleri, işsizlik, yetersiz derslikler, paralı eğitim ile günümüz Türkiyesi; sorgulamayan, üretmeyen, biat kültürüyle yetişip kul olması istenen, kindar ve bireyci nesillerin yetiştirilmek istenmesi… Öte yanda 1940’lı yıllarda savaştan yeni çıkmış ayağa kalkmaya çalışan bir topluma yoktan var etmeyi öğreten, kız-erkek ayrımı gözetmeksizin köy çocuklarına bambaşka bir vizyon kazandıran bir sistem... Hasan Âli Yücel, İsmail Hakkı Tonguç gibi, insan devrimi ışığının eğitimde olduğunu düşünenler...

Kim bilir belki bir umut… Günümüz Türkiyesi’nin gerçekleri ile kuşatılmış toplum belki filmde İsmail Hakkı Tonguç’un şu sözlerinden irkilir: “Sizi sadece size emanet ediyorum. Yalnız da kalsanız doğruları savunmaktan vazgeçmeyin ve sahtekârın yüzüne ‘Sen sahtekârsın’ deyin.”

Ne dersiniz, öyle bir umut var mı?
19 Eylül 2012 - Cumhuriyet